Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ


e.ogren-sen.com > öykü > Ders





Sosyal Hizmetin Batıdaki ve Türkiye’deki Tarihsel Gelişimi


İkinci Bölüm

Sosyal Hizmetin Batıdaki ve Türkiye’deki Tarihsel Gelişimi
Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan SELEK ÖZ

c:\users\sau\desktop\set\13.png


Hedefler



  • Sosyal hizmetin Batıdaki tarihsel gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak

  • Sosyal hizmetin Türkiye’deki tarihsel gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak

  • Küreselleşmenin sosyal hizmet üzerindeki etkilerini tartışmak


Öneriler
Bu üniteyi daha iyi kavrayabilmek için;


  • Ünitenin sonunda verilen kaynaklar listesinden de yararlanarak ünitede ele alınan konularla ilgili daha geniş okumalar yapabilirsiniz.


Anahtar Kavramlar


  • Sosyal hizmet

  • Sanayi Devrimi

  • Vakıf

  • Küreselleşme


İçindekiler


  1. Sosyal hizmetin Batıdaki Tarihsel Gelişimi

  2. Sosyal hizmetin Türkiye’deki Tarihsel Gelişimi

    1. İslamiyetten Önce Türklerde Sosyal Hizmet

    2. Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Sosyal Hizmet

    3. Cumhuriyet Döneminde Sosyal Hizmet

  3. Küreselleşme ve sosyal hizmet

Özet

Değerlendirme Soruları

Kaynakça


  1. SOSYAL HİZMETİN BATIDAKİ TARİHSEL GELİŞİMİ

Hedef 1: Sosyal hizmetin Batıdaki tarihsel gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak




  • ÖzBilgi

Batı’da sosyal çalışmanın öncüleri kilise ve gönüllülerdir.
Sosyal çalışmada, sosyal sıkıntı yaşayan insanlara ilk sosyal destek sunanlar gönüllülerdir, kilise temsilcileridir. Sosyal çalışmanın (sosyal hizmetin) öncüleri, Batı’da muhtaçlara sadaka veren vatandaşlar ile eski çağlardan beri bilinmekte olan kiliselere bağlı hayırseverlik örgütleridir (Şeker, 2012: 24).

Feodalizmin daha başlangıcında kilise, kimi sosyal hizmet alanlarında çeşitli sosyal kaynakları kullanan ve bu yolla yurtlar açan, yoksullara yardım eden, öğrenim kurumları açan, hastaneler yaptıran bir işleve sahipti. Kilise bu özellikleriyle hem sosyal açıdan, toplumun gözünde itibarlı bir yerdeyken hem de bu yüzyılda büyük bir iktisadi güce sahipti (Şeker, 2012: 26).

1633 tarihinde hasta ve engellilerin bakımı için hemşirelik mesleğini geliştirmek amacı ile Papaz Vincent diğer bir dernek kurmuş ve bunun adına ‘Hayırsever Kızlar’ demiştir. Bu derneğin üyeleri köylü kızları arasından hayır işlerinde çalışmak isteyenler eğitilerek hemşire olmakta idiler. Böylece eğitim görmüş bu hemşireler sosyal çalışma mesleğinin öncüleri olmuşlardır. Papaz Vincent’in fikirleri sadece Fransa’nın Katolik çevrelerinde değil bütün başka memleketlerde de ilgi ile takip edilerek uygulanmıştır (Şeker, 2012: 25).

Onsekizinci yüzyılın sonuna doğru Sanayi Devrimi ile buhar gücünün üretimde kullanılmasıyla birlikte fabrikasyon üretim ortaya çıkmış, üretilen mallar hem ucuz, hem kaliteli hale gelmiştir. Fabrikaların ürettiği mallarla rekabet edemeyen zanaatkarlar geçinemez olmuş, iş bulup çalışmak ümidiyle fabrikalara akın etmeye başlamışlardır. Eskinin usta, kalfa ve çırakları Sanayi Devrimi ile birlikte işçi haline gelmiştir. Dolayısıyla Sanayi Devrimi dediğimiz olay, çıkarları birbirine zıt iki sınıf doğurmuştur: işçi ve işveren sınıfı. Bu iki sınıf arasındaki ilişki Sanayi Devrimi’nden önceki lonca düzenindeki usta-kalfa-çırak arasındaki paternalist (korumacı) ilişkiden çok farklıdır. Lonca düzenindeki usta-kalfa-çırak arasındaki ilişki ile Sanayi Devrimi’nden sonra ortaya çıkan işçi-işveren arasındaki ilişki arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Sanayi Devrimi ile birlikte, lonca düzeninde olan bire bir sosyal ve insancıl ilişkilerden doğan emek-sermaye birliği, yerini emek-sermaye çelişkisine, işçi-işveren ikilemine bırakmıştır. İşsizlerin çok sayıda oluşu, işverene dilediği ücretle işçi çalıştırma serbestisi getirmiş, bu da sefalet ücretlerinin, yani karın tokluğuna çalışmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsanlar geçinebilmek için ailece çok ağır koşullarda haftanın yedi günü, günde 18 saate varan sürelerle, sağlık ve güvenlik tedbirleri olmaksızın çalışmak zorunda kalmış, kadın ve çocuk emeği müthiş bir sömürü ile karşı karşıya kalmıştır. Önceden el becerisine dayanan vasıflı işleri icra eden zanaatkarlar artık fabrika sanayiinde sürekli tekrarlanan, basit, vasıfsız işleri yapar hale gelmiş, bu da yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir. Örneğin lonca düzeninde bir işin tüm inceliklerini bilen ve uygulayan kalfalar, meydana çıkardıkları ürünle kendilerini özdeşleştirebiliyor, ayrıca belli bir süre sonra ustalığa yükselebiliyorlardı. Oysaki işçi haline geldiklerinde yükselme şansını da kaybetmiş olmuşlardır. Fabrikalara akın eden işsizler ordusu fabrikalara yakın yerlerde yaşam alanları kurmuş, böylece hızlı bir kentleşme süreci ortaya çıkmış, sağlıksız kentler meydana gelmiştir. Sanayi Devrimi’ni tetikleyen enerji kaynağı olan buhar sadece üretimde kullanılmamış, ulaşımda da kullanılmaya başlanmıştır. Böylece ülkeler arası ticari ilişkiler müthiş bir hız kazanmaya başlanmıştır (Güven, 2001: 40-44).


  • ÖzBilgi

Sosyal çalışmanın önemi Sanayi Devrimi ile birlikte hiç olmadığı kadar artmıştır.
Böylece Ondokuzuncu Yüzyıl ile birlikte toplumların tarihinde önemli kırılmalar gerçekleşmiştir. Bir açıdan insanlığın binlerce yıllık tarihi serüveninde esas öğe olan tarım ve toprak ilişkilerinin yerini, ağırlıklı olarak endüstri ve fabrika ilişkilerinin aldığı görülür. Ondokuzuncu Yüzyıl’la beraber tarım toplumları merkezi önemini kaybetmiş, tarım toplumlarının yerini endüstri toplumları almışlardır. Ondokuzuncu Yüzyıl ile birlikte insanlık günümüzde de devam eden endüstri toplumu aşamasına girmiştir.

Sosyal çalışma mesleği açısından irdelediğimizde Ondokuzuncu Yüzyıl sosyal çalışmanın yeşerdiği zemini yapıladı, diyebiliriz. Örneğin, engelli ve yoksullar sorunu feodal yapının devam ettiği sürece kamuoyunun dikkatini çeken bir sorun durumuna gelmemiştir. Çünkü bir sorunun toplumsal nitelik kazanması her şeyden önce bilinçlenmeye bağlıdır. Kapitalizm öncesi toplum yapılarında ise bu konudaki bilinçlenmeye yol açacak nesnel koşullar genellikle yoktur. Ondokuzuncu Yüzyıl bu bilinçlenmenin başlangıç yüzyılı olarak değerlendirilebilir (Şeker, 2012: 27).

Sosyal yardım ve sosyal destek gönüllülerinin sosyal çalışma ve sosyal hizmet uygulamalarındaki etkililiğinin artması ve hizmette kolaylaştırıcı model arayışıyla birlikte sosyal çalışmanın mesleki bir kimlik kazanması 19. Yüzyıl’ın sonuna doğrudur. Sosyal hizmet alanında eğitilmiş eleman ihtiyacının karşılanması için atılan ilk adım, 1873’de Londra’da hayır derneklerinde çalışanlar için düzenlenen konferanslar olmuş, bunu 1898’de New York’da açılan yaz okulu izlemiş ve 1899’da Amsterdam’da ilk sosyal çalışma (sosyal hizmet) okulu açılmıştır (Yıldırım ve Yıldırım, 2008: 26; Şeker, 2012: 25).

Sosyal çalışmanın bir meslek olarak sosyal tarihini okuduğumuzda, gördüğümüz şu ki; devlet, zamanla hayırsever bireylerin ve gönüllü kuruluşların başa çıkamadığı sorunlarla çok daha düzenli ve kapsamlı ilgilenmeye başlamıştır. Bu amaçla özellikle 20. Yüzyıl’da çoğunluk Batı’da olmak üzere, sorun alanlarına hizmet sunan bir teşkilatlanmaya gitmişlerdir. Kurumsallaşma adına Aile ve Çocuk Bakanlığı, Sosyal Refah ya da Sosyal Yardım Bakanlıkları gibi bakanlıklar örnek verilebilir (Şeker, 2012: 26).

Batı’da sosyal çalışma, kapitalizmin, yoksul toplum kesimlerinin sosyal koşullarını onarmaya dönük verdiği bir taviz olarak kabul edilir. Sonuç olarak sosyal çalışma yeni bir disiplin, bir meslektir. Yapılan yardım eylemleri olarak yaşı insanlık tarihiyle eş olsa da meslek olarak örgütlenmesi sanayileşmeyle eştir.

Konuyu toparlayacak olursak, genel olarak sosyal çalışma iki temel kaynaktan doğmuştur. Bunlardan biri kapitalist kalkınma yöntemini kullanarak hızla kalkınan ülkelerin, bu kalkınma sonucu ortaya çıkan toplumsal yaralarını sarma çabalarıdır. Öteki kaynak ise daha soyut ve felsefi planda kalan insancıl amaçlardır ki, derinliğine bir çözümleme sonunda bunun da birinci kaynağa kadar gittiğini göstermektedir (Şeker, 2012: 30).

  1. SOSYAL HİZMETİN TÜRKİYE’DEKİ TARİHSEL GELİŞİMİ

Hedef 2: Sosyal hizmetin Türkiye’deki tarihsel gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak

2.1. İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRKLERDE SOSYAL HİZMET

Tarihsel veriler ilk Türk boylarının, avcı ve çoban olarak gözüktüğü yönündedir. Avcı boy ve obalar, av bulmanın güçlükleri ve sık sık meydana gelen açlıklar nedeniyle, çok uzun bir süre, ilkel demokrasi ve dayanışma durumlarını korurlar. Radlof, avcı boylara, eşitlikçi topluluklar adını verir. Avcı boylar arasında yardımlaşma çok önemli idi. Çoban boylarda sınıfların iyice belirginleştiği sonraki dönemlerde de, ormanlardaki avcı boylarda sınıf farklılaşması pek gözükmez. Onlar göçebe çoban yaşamını işkence sayarlar ve eşitlikçi sefalet koşullarını yeğ tutarlar. Şamanizm, ilkin avcı boyların dini olarak gelişmiştir.

Türklerin tarihi Orta Asya’dan başlıyor. Türklerin bilinen ilk yazılı belgelerinden Orhun ve Kültigin yazıtları bugün sosyal hizmetin kapsamında görülen düşünce ve çalışmaları da belgeliyor. ‘Türk halkı aç idi. O at sürüsünü alıp (onları) doyurdum’. Türklerde açlık ve yoksulluğa karşı alınan önlemler yazıtlarda anlatılıyor. Bunları alınan ilk sosyal önlemler olarak görmek gerekir. MÖ.3000 yılında Orta Asya’da Türkler bir çeşit sosyal güvenlik kurumları ve hayvanları korumak için vakıflar kurmuşlar. Çünkü hayvanlar o zaman göçebe ve savaşkan Türklerin en değerli varlıklarıydı. Sosyal yardımlar baştan beri Türk toplumsal yaşamında önemli bir yer tutuyor. Cengiz Han’ın koyduğu yasanın 31. maddesi yoksulları ve yaşlıları korumayı buyuruyor, aykırı eylemleri ölümle cezalandırıyor (12. yy.).

Aynı yüzyılda Halep ve Şam Atabeki Mahmut Zengi’nin çıkardığı bir emirname de çocukların koruması üzerine… Türk tarihinde çocukların korunmasıyla ilgili alınan ilk resmi ve düzenli önlemlere ilk Müslüman Şii kavimlerden İlhanlılar’da, Gazan Mahmut Han zamanında (1271-1304) rastlanıyor. Korunmaya muhtaç çocukların korunması ve bakımı için kurumlar açılıyor. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile başlayan çağla birlikte insanı korumaya yönelik yasal ve kurumsal önlemler Anadolu’ya taşınıyor. Selçuklularda sosyal hizmetler daha yaygın bir örgütlülük kazanıyor. Dinsel vakıflar örgütlenmeye başlıyor. 4. Yüzyıl’dan başlayarak Anadolu’da düşkünlere, yaşlılara, hastalara, yolculara, öksüz ve yetimlere, öğrencilere yapılan dinsel, geleneksel temelli sosyal yardımların sürekliliği bu işlerle ilgili kimi kurumların geliştirilmesiyle sağlanmağa başlandı. Çeşitli hayır vakıflarının gelirleriyle halk mutfakları, şifahaneler, hanlar, kervansaraylar, imarethaneler, yetimevleri kurulmuş ve finanse edilmiştir (Şeker, 2012: 32).

2.2. OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİNDE SOSYAL HİZMET

Gerek İslamiyet öncesi, gerek İslamiyet’in kabulünden sonra Orta Asya’da olsun Anadolu’da olsun Türk toplumunda sosyal dayanışmanın birçok örneklerine rastlamaktayız. Osmanlı İmparatorluğu döneminde bireylerin sosyal ve mesleki risklere karşı korunmalarında aile, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma, meslek kuruluşları (ahi birlikleri) ve vakıflar gibi geleneksel kurumlar rol oynamıştır. Tüm bu kurumların yanı sıra, dinsel nitelikte olan zekât uygulaması, toplumda ihtiyaç içinde bulunanlara ve yoksullara yardım yapılmasını dini ve ahlaki bir sorumluluk haline getirmiştir (Sallan Gül, 2006: 261). Zekâtın yanında fitre, fidye ya da kefaretler, nezirler, kurban ve isteğe bağlı diğer sadakalar da kısmen ya da bütünüyle yoksullara yardım yapılması ve gelir dağılımının bu gruplar yararına değiştirilmesi amacına yönelik diğer dini kurumlar olagelmiştir (Dilik, 1992: 29).


  • ÖzBilgi

Osmanlı’da 19. yy.’a kadar vakıflar sosyal hizmette önemli rol oynamıştır. 19. yy.’dan sonra devlet yavaş yavaş sosyal hizmeti görev olarak kabul etmeye başlamıştır.
Osmanlı sisteminde devlet esas itibariyle iç ve dış güvenliği sağlamakla görevliydi. Nitekim devlet 19. yüzyıla kadar kendisini vatandaşları eğitmek, onlara sağlık hizmetleri götürmek, yoksullara yardım etmek, yol, köprü vs. yapmakla doğrudan görevli ve sorumlu saymıyordu. Tüm bu hizmetler, hep şahısların (başta padişah olmak üzere diğer devlet büyükleri ve zenginlerin) kurdukları ve devletin de vergi muafiyetleri vs. yollarla dolaylı olarak desteklediği vakıf müesseseleri tarafından gerçekleştiriliyordu. Vakıflar, eğitim ve öğretimden, sağlık, bayındırlık, sosyal güvenlik, sosyal yardımlaşma ve dayanışma ve belediye hizmetlerine kadar çok çeşitli hizmetleri yerine getiriyorlardı. Osmanlı toplumunun en önemli sosyal merkezlerinden birini oluşturan büyük vakıf külliyelerinin odak noktasını cami oluşturmakta, bunun yanında her seviyedeki mektep ve medreseler, kütüphane, hastane (bimarhane-darüşşifa), aşevi, arasta-çarşı, han-kervansaray, hamam ve külliyedeki görevlilerin meskenleri bulunmaktaydı (Kozak, 1994: 16,17).

Türk ulusunun geliştirdiği vakıflar İslami bir kurum olmakla beraber, sosyal yardım düşüncesi bakımından son derece önemli ve ilginçtir. Eğitimin bir devlet görevi olmadığı dönemlerde bu vakıflar çok geniş bir eğitim olanağı yaratmışlardır. Vakıfların yanı sıra zanaatkârlar ve küçük esnaf arasında kurulmuş mesleki sosyal yardım örgütleri olan fütüvvetler (ahi birlikleri) gelişirken, bir taraftan da kent ve mahallelerde sosyal yardım düşüncesi örgütlenmeye başlamıştır. Bunlara en güzel örnek hâlâ bazı yerlerde benzerlerine rastladığımız mahalle sandıklarıdır. Başlangıçta dinsel temellere dayalı fütüvvetler, daha sonraları Müslüman olmayanların da üye olarak kabul edilmesiyle laikleşmişler ve lonca adını almışlardır. Loncaların ortak fonları, günümüzün sosyal güvenlik sisteminin benzeri fonksiyonu yerine getirmiş ve 20. Yüzyıl’ın başlarına kadar devam etmişlerdir.

Osmanlılar döneminde sosyal hizmetler 19. Yüzyıl’a kadar vakıf kuruluşları tarafından veriliyordu. Bu konuda hizmet veren kamu kuruluşları ve hayır kurumları 19. Yüzyıl’da kurulmaya başlanmıştır (Şeker, 2012: 30-31). 19. yüzyıla gelindiğinde, vakıflar çerçevesinde işleyen refah sisteminin ve sosyal yardım ağının işlevini büyük ölçüde kaybettiği ve bu işlevleri merkezi devletin üstlenmeye başladığı görülmektedir (Özbek, 2006a: 29; Özbek, 2006b: 423). Nitekim 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu modern bir sosyal devlet olma yolunda önemli dönüşümler geçirmiş, sosyal alandaki faaliyetler bir kamu hizmeti ve vatandaşlık hakkı çerçevesinde anlam kazanmaya başlamıştır. İmparatorlukta mali imkânlar çerçevesinde halk sağlığı, karantina uygulamaları, aşı üretimi, devlet hastanelerinin kurulması, önceleri askeri ve sivil devlet memurlarının daha sonra ise imalat sektöründe çalışanlar için emeklilik sisteminin getirilmesi, kimsesiz çocukların korunmasına yönelik hukuki ve kurumsal düzenlemelerin yapılmaya başlanması hep bu döneme rastlanmaktadır (Özbek, 2006a: 29).

19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, dağınık bir görünüm taşıyor olmakla birlikte yoksullara yardım, emeklilik ve halk sağlığı alanlarında Osmanlı Devleti’nin kapsamlı bir faaliyet yürüttüğü anlaşılmaktadır. II. Abdülhamit döneminde, 1896 yılında yaklaşık bin kişilik bir kapasiteye sahip olan Darülaceze faaliyete geçmiş, 1899 yılından itibaren Hamidiye Etfal Hastane-i Âlisi, modern bir çocuk hastanesi olarak yoksul kadınlara ve çocuklara hizmet vermeye başlamıştır. 1902 yılında üç yüz yetime barınma ve eğitim imkânı sağlayan bir yetimhane, yani Darülhayr-ı Ali hizmete girmiştir (Özbek, 2006a: 36; Özbek, 2006b: 431). Ayrıca birçok vilayet merkezinde gureba hastaneleri tesis edilmiştir. Yine birçok vilayette kimsesiz ve yoksul çocuklar için sanayi mektepleri biçiminde ıslahhaneler bulunmaktaydı. Özellikle İstanbul’da önemli askeri ve sivil hastaneler de yer almaktaydı. Bu dönemde 1868 yılında Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) de kurulmuştur (Özbek, 2006a: 36, 79). Tüm bu kategoriler dışında yetim ve dullar ve emekliler devlet tarafından yetim ve dul maaşları ve tekaüd sandıkları çerçevesinde koruma altına alınmışlardır. 19. yüzyılın hayli erken bir aşamasından itibaren askeriye, mülkiye ve ilmiye sınıfları için bir emeklilik ve buna bağlı olarak yetim ve dul aylıkları sistemi şekillenmişti. Ayrıca herhangi bir sebepten dolayı görevinden azledilmiş olanlara da mazulin maaşı ödendiği bilinen uygulamalar arasındadır (Özbek, 2006a: 31).

2.3. CUMHURİYET DÖNEMİNDE SOSYAL HİZMET

1923 yılında Cumhuriyetin kurulmasıyla mevcut sosyal hizmetler çağın ve Cumhuriyet düzeninin gerektirdiği hukuk ve örgütlenme düzeni içinde alınmaya başlanmıştır. Toplumumuzda, sosyal yardım düşüncesinin devlet görevleri arasına alınması kuşkusuz Cumhuriyet dönemiyle gerçekleşmiştir. Daha sonraki yıllarda ülkemizde sosyal hizmetlerin bilimsel yaklaşımlarla ele alınması 1959 yılında yayımlanan 7355 Sayılı Sosyal Hizmetler Enstitüsü kurulmasına dair kanun ile söz konusu olmuştur. Kanunun 1. maddesi Enstitü’nün görevlerini (a-g bentlerinde) sıralamıştır. Buna göre Enstitü’nün yoksulluğun nedenlerini araştırmak ve yapılacak sosyal hizmetleri saptamak; sosyal uyumsuzlukları gidermek için alınacak önlemleri araştırmak; normal ve özürlü çocukları okul öncesi ve okul döneminde korumak ve yetiştirmek; çocuk, genç ve yetişkinlerin sağlık ihtiyaçlarını karşılama yönünde sosyal ekonomik yönden desteklenmeleri için bilgi derlemek ve ilgililere mütalaada bulunmak; rehabilitasyon kurumlarını teftiş ve çalışma programı tanzimine yardım etmek; her çeşit kuruluşla sosyal hizmetler açısından işbirliği sağlamak; yardım dernekleri arasında koordinasyon sağlamak ve hizmetlerini verimli kılmalarına destek vermek; sosyal hizmet mevzuatını incelemek, istatistiksel veri toplamak, sosyal hizmetlerin gayesini topluma tanıtmak gibi görevleri vardır.

Sağlık (ve Sosyal Yardım) Bakanlığı bünyesinde, 7355 sayılı, 12.6.1959 tarihli Sosyal Hizmetler Enstitüsü Kuruluş Kanunu’na dayalı olarak 1961 yılında Türkiye’de ilk defa sosyal çalışma eğitimi verecek olan Sosyal Hizmetler Akademisi kurulmuştur. Sosyal Hizmetler Akademisinde lise mezunlarının dört yıllık bir eğitim programı ile sosyal hizmet mütehassısı (sosyal çalışmacı) olarak yetiştirilmeleri öngörülmüştür.


  • ÖzBilgi

1959 yılında Sosyal Hizmetler Enstitüsü, 1961 yılında Sosyal Hizmetler Akademisi kurulmuştur.
1960’da çıkarılan bir yasa ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı bünyesinde kurulan Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü ve bu genel müdürlüğün il düzeyindeki sağlık ve sosyal yardım müdürlükleri bünyesinde yer alan sosyal hizmet birimleri uzun yıllar ülkede sosyal hizmetlerin uygulanmasından sorumlu kuruluş olarak görevini yerine getirmiştir. Bu yapı içinde yer alan hizmetlerde 1965 yılından itibaren sosyal çalışmacılar (social worker) görev almaya başlamışlardır.

Emre Kongar, 1967-1968 öğretim döneminde Hacettepe Üniversitesi’nde ‘Sosyal Çalışma Yüksekokulu’nu kurmuştur. Bu yükseköğrenim kurumu, yukarıda anılan ‘Sosyal Hizmetler Akademisi’nden sonra Türkiye’nin ikinci, üniversite çatısı altında kurulan Türkiye’nin ilk sosyal çalışmacı yetiştiren yüksek öğrenim kurumudur. Sonraki yıllarda istihdam sıkıntılarının önünü almak için Bölümün adı Sosyal Çalışma ve Sosyal Hizmetler (department for social work and social services) olarak genişletilmiştir. 21. Yüzyıl’a gelindiğinde, bölüm olarak sosyal hizmetler, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesine bağlanmış, tek olan okul sayısıysa hızla çoğalmıştır (Şeker, 2012: 32-37).

1982 yılında 2828 sayılı yasayla Sosyal Hizmet ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) kurulmasıyla sosyal hizmetler daha çağdaş bir yaklaşımla ele alınmıştır. Böylece özerkleşmiştir.

633 Sayılı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile SHÇEK kapatılmış, görev ve yetkileri Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına devredilmiştir.

  1. KÜRESELLEŞME VE SOSYAL HİZMET

Hedef 3. Küreselleşmenin sosyal hizmet üzerindeki etkilerini tartışmak

Her ne kadar ekonomik boyutu öne çıkarılsa da, küreselleşme aslında aynı zamanda sosyal, siyasal ve kültürel boyutları olan çok boyutlu bir kavramdır. 1960’larda başlayan işçi hareketleri ve uluslararası göçmen işçi hareketlerinden sonra 1980'lerde esas itibariyle telekomünikasyon ve teknolojinin hızla ilerlemesi ile birlikte küreselleşme kavramı ayrı bir boyut kazanmıştır (Seyyar, 2013: 5).

Küreselleşme, bilginin, haberleşmenin, kültürel etkileşimin ve sermayenin ulusal sınırları aşıp uluslar üstü bir nitelik kazandığı, ekonomi, kültür, siyaset, yönetişim ve benzeri alanlarda ülkeler arasındaki bağımlılığın arttığı bir süreçtir. Küreselleşme ile iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte uluslararası ilişkileri ve bağımlılığı etkileyen yer, konum, uzaklık, zaman ve mekan gibi temel kavramlar yeni içerikler kazanmıştır (Alper, 2013: 36-37).

Küreselleşmenin temel göstergeleri:

  • Uluslararası mal ve hizmet ticaretinin hacminin artması

  • Uluslararası sermaye hareketleri ve yatırımların seyri

  • Çok uluslu şirketlerin faaliyetlerinin yaygınlaşması

  • Ulaşım ve iletişim hızının atışı ve yaygınlaşmasıdır (Alper, 2013: 40)


  • ÖzBilgi

Küreselleşme her ne kadar sosyal hizmete duyulan ihtiyacı arttırsa da, devletin sosyal hizmeti bir görev olarak görmemesine neden olmuştur.
Küreselleşme ile birlikte çok uluslu şirketler, sivil toplum kuruluşları (hükümet dışı örgütler: NGO’s), medya kartelleri, araştırma ve düşünce (think-tank) kuruluşları, hatta bazı devletlerin yıllık GSMH’sinden daha fazla şahsî serveti bulunan fertler ve yatırımcı konsorsiyumlar, son yıllarda oluşan uluslararası sistemin yeni aktörleri olarak ön plâna çıkmışlardır (Seyyar, 2013: 6).

Küreselleşmenin ekonomik büyümenin sağlanması konusunda önemli fırsatlar sağladığına şüphe olmamakla birlikte, bu başarıların sosyal alana yansıtılamadığı da bir gerçektir. Küreselleşmenin bölgeler, ülkeler ve toplumlar arasındaki gelir dağılımı adaletsizliklerini ve yoksulluğu arttırdığı, sürekli ve güvenceli istihdam imkanlarını azalttığı, kayıt dışı çalışmayı yaygınlaştırdığı, insan onuruna yakışır iş imkanlarını daralttığı, sosyal devlet uygulamaları ile kazanılan çalışma şartları ile ilgili haklarda geriye gidişlere yol açtığı ve kuralsızlaştırmayı yaygınlaştırdığı, sendikasız endüstri ilişkilerine yol açtığı, sosyal koruma ağlarını zayıflattığı ve bir bütün olarak sosyal devlet anlayışında geriye gidişe yol açtığı ifade edilmektedir. Küreselleşme işçiler, sendikalar ve sosyal politikacılar için mevcut şartların kötüleşmesi anlamına gelmektedir (Alper, 2013: 45).

Küreselleşmenin sosyal devlet olgusuna bakış açısı, onu ortadan kaldırmayı ya da en azından, onun sistemli ve bütüncül bir sosyal refah hizmet modeli olmasının yolunu kapatmayı hedeflemektedir. Kuşkusuz bu dinamiksel değişim, sosyal devletin bir ayağı olan sosyal hizmetlere de en olumsuz yanlarıyla yansımaktadır. Ne var ki günümüzde devlet, sosyal işlevlerinden arındırılıyor. Tıpkı bir gece bekçisi olması isteniyor (Şeker, 2012: 154). Bu süreçte sosyal çalışma mesleği de sosyal yardımla özdeş kılınmıştır. Sosyal hizmetler artık bir hak çerçevesinde değil de, devletin bir lütfu şeklinde görülmeye başlanmıştır.

Küreselleşmeyle birlikte hızlı yoksullaşma, işsizlik ve göç gibi sosyal sorunlar artmış ve yeni sosyal sorunların ortaya çıkmıştır. Yaşanan ekonomik krizlere ve istihdam koşullarının geliştirilmemesine bağlı olarak hızla artan işsizlik ile birlikte alt üst gelir grupları arasındaki farklar artmıştır. Küreselleşmenin etkisiyle yaşanan bu sosyal sorunların devamında kültürel, sosyal, ekonomik, psikolojik problemlerin yanı sıra, aile, kadın ve çocukların bu süreçten zararlı çıkmış ve okul çağında bulunan ve eğitim sürecinin dışında kalan çocuk sayısı artmış; eğitimdeki niteliğin düşmüş, tüm bu toplumsal sorunlarla beraber toplumsal barış olumsuz etkilenmiştir. Yine tarım alanında hayata geçirilen küresel politikalar, tarımdan hızla kopma ve kente göçlerin yaşanmasında etkili olmuştur. Dolayısıyla sosyal hizmetlerin bir insan hakkı olduğu bilincinden hareket ederek sosyal sorun yaşayan toplumsal kesimlerle sosyal çalışma yapmak gerekmektedir (Şeker, 2012: 155). Küreselleşme sosyal hizmete duyulan ihtiyacı arttırmıştır. Ancak devletin sosyal niteliğinden uzaklaşması sosyal hizmete gereken önemin verilmemesi ile sonuçlanmaktadır.

http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:and9gcqslcn6ulo3zsymry7c9kzbxc-b9h7ykdtqe1kqdngp9pi4vmpr

  1. Sosyal çalışmada, sosyal sıkıntı yaşayan insanlara ilk sosyal destek sunanlar gönüllülerdir, kilise temsilcileridir. 1633 tarihinde hasta ve engellilerin bakımı için hemşirelik mesleğini geliştirmek amacı ile Papaz Vincent diğer bir dernek kurmuş ve bunun adına ‘Hayırsever Kızlar’ demiştir. Böylece eğitim görmüş bu hemşireler sosyal çalışma mesleğinin öncüleri olmuşlardır.

  2. Sosyal hizmetin gerek akademik gerekse de mesleki gelişiminde Sanayi Devrimi temel itici güç olmuştur.

  3. Sosyal hizmet alanında eğitilmiş eleman ihtiyacının karşılanması için atılan ilk adım, 1873’de Londra’da hayır derneklerinde çalışanlar için düzenlenen konferanslar olmuş, bunu 1898’de New York’da açılan yaz okulu izlemiş ve 1899’da Amsterdam’da ilk sosyal çalışma (sosyal hizmet) okulu açılmıştır.

  4. Devletler 20. Yüzyıl’da çoğunluk Batı’da olmak üzere, sorun alanlarına hizmet sunan bir teşkilatlanmaya gitmişlerdir. Bu bağlamda sosyal hizmete ilişkin çeşitli bakanlıklar kurulmaya başlanmıştır.

  5. Türklerin bilinen ilk yazılı belgelerinden Orhun ve Kültigin yazıtları bugün sosyal hizmetin kapsamında görülen düşünce ve çalışmaları da belgeliyor. Bunları alınan ilk sosyal önlemler olarak görmek gerekir.

  6. Selçuklularda sosyal hizmetler daha yaygın bir örgütlülük kazanıyor. Dinsel vakıflar örgütlenmeye başlıyor. 4. Yüzyıl’dan başlayarak Anadolu’da düşkünlere, yaşlılara, hastalara, yolculara, öksüz ve yetimlere, öğrencilere yapılan dinsel, geleneksel temelli sosyal yardımların sürekliliği bu işlerle ilgili kimi kurumların geliştirilmesiyle sağlanmağa başlandı. Çeşitli hayır vakıflarının gelirleriyle halk mutfakları, şifahaneler, hanlar, kervansaraylar, imarethaneler, yetimhaneler kurulmuş ve finanse edilmiştir.

  7. Osmanlılar döneminde sosyal hizmetler 19. Yüzyıl’a kadar vakıf kuruluşları tarafından veriliyordu. 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu modern bir sosyal devlet olma yolunda önemli dönüşümler geçirmiştir.

  8. Cumhuriyet döneminde 1959 yılında Sosyal Hizmetler Enstitüsü kurulmuştur.

  9. 1961 yılında Türkiye’de ilk defa sosyal çalışma eğitimi verecek olan Sosyal Hizmetler Akademisi kurulmuştur.

  10. 1960’da çıkarılan bir yasa ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı bünyesinde kurulan Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü kurulmuştur.

  11. Emre Kongar, 1967-1968 öğretim döneminde Hacettepe Üniversitesi’nde ‘Sosyal Çalışma Yüksekokulu’nu kurmuştur.

  12. 1982 yılında 2828 sayılı yasayla Sosyal Hizmet ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) kurulmasıyla sosyal hizmetler daha çağdaş bir yaklaşımla ele alınmıştır. Böylece özerkleşmiştir. 633 Sayılı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile SHÇEK kapatılmış, görev ve yetkileri Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına devredilmiştir.

  13. Küreselleşme ile birlikte sosyal sorunlarda patlama yaşanmıştır.

  14. Küreselleşme işçiler, sendikalar ve sosyal politikacılar için mevcut şartların kötüleşmesi anlamına gelmektedir. Küreselleşme devletin sosyalliğini olumsuz etkilemiştir. Bu süreçte sosyal çalışma mesleği de sosyal yardımla özdeş kılınmıştır. Sosyal hizmetler artık bir hak çerçevesinde değil de, devletin bir lütfu şeklinde görülmeye başlanmıştır. Oysaki küreselleşme sosyal hizmete duyulan ihtiyacı arttırmıştır.


DEĞERLENDİRME SORULARI

  1. Sosyal hizmetin Batı’daki tarihsel gelişimi hakkında bilgi veriniz.

  2. Sosyal hizmetin İslamiyet öncesi Türkler’deki görünüm biçimleri hakkında bilgi veriniz.

  3. Osmanlı döneminde sosyal hizmetin niteliği hakkında bilgi veriniz.

  4. Cumhuriyet’ten sonra sosyal hizmetin tarihsel gelişimi hakkında bilgi veriniz.

  5. Küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan sosyal sosyal sorunları tartışınız.

  6. Küreselleşme sosyal çalışmayı nasıl etkilemiştir? Tartışınız.

KAYNAKÇA

ALPER, Yusuf (2013), “Küreselleşme ve Küreselleşmenin Sosyal Sorunları”, Sosyal Politika içinde, Ed. Aysen Tokol ve Yusuf Alper, 4. Baskı, Dora Basım, Bursa, s. 35-56.

DİLİK, Sait (1992), Sosyal Güvenlik, Yükseköğretim Kurulu Matbaası, Ankara.

GÜVEN, Sami (2001), Sosyal Politikanın Temelleri, 3. Baskı, Ezgi Kitabevi, Bursa.

KOZAK, İ. Erol (1994), Bir Sosyal Siyaset Müessesi Olarak Vakıf, Sakarya Üniversitesi Matbaası, Adapazarı.

ÖZBEK, Nadir (2006a), Cumhuriyet Türkiyesi’nde Sosyal Güvenlik ve Sosyal Politikalar, Tarih Vakfı Emeklilik Gözetim Merkezi Yayınları, İstanbul.

ÖZBEK, Nadir (2006b), “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Yardım Uygulamaları”, Tanzimat: Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Editörler: İNALCIK Halil ve Mehmet Seyitdanlıoğlu, 2. baskı, Phoneix Yayınevi, Ankara, s. 419-441.

SALLAN GÜL, Songül (2006), Sosyal Devlet Bitti, Yaşasın Piyasa! Yeni Liberalizm ve Muhafazakârlık Kıskacında Refah Devleti, Ebabil Yayınları, Ankara.

SEYYAR, Ali (2013), “Uluslararası Sosyal Politikanın Küresel Çerçevesi”, Küreselleşen Dünyada Uluslararası Sosyal Politika içinde, Ed. Ali Seyyar ve Cihan Selek Öz, Sakarya Kitabevi, Sakarya.

ŞEKER, Aziz (2012), Sosyal Hizmete Giriş, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2533, Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 1504, Eskişehir.

YILDIRIM, Kazım ve Neşide Yıldırım (2008), Sosyal Hizmete Giriş, Sakarya Yayıncılık, Sakarya.

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconDers: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconDers: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconDers: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconDers: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconDers: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconDers Notları Yrd. Doç. Dr. Ahmet UĞUR

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconYrd. Doç. Dr. Macid nurbaş

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconYrd. Doç. Dr. Melek akgün maltepe Üniversitesi İİbf işletme Bölümü Öğretim Üyesi Giriş

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconDers: Gelir ve Servet Dağılımı Politikası Doç. Dr. Emel İslamoğLU

Ders: Sosyal Hizmetler ve Bakım Yrd. Doç. Dr. Cihan selek öZ iconDers: Gelir ve Servet Dağılımı Politikası Doç. Dr. Emel İslamoğLU


Ekonomi




© 2000-2018
kişileri
e.ogren-sen.com